DEPREM

30 Ekim 2020. Sabah uyandığımızda alalade bir gündü bizler için. Hiç birimiz bilmiyorduk bizi nelerin beklediğini.

Vakit öğle olduğunda kızımı okula götürmüş, dönüşte de evde işlere koyulmuştum. Kızımın odasında bir yandan onun dolabındaki yazlık kıyafetleri kaldırıp kışlık kıyafetlerini çıkarıyor, diğer yandan da televizyon seyrediyordum. Eşim bankaya gitmişti, evde yalnızdım. Birden sallanmaya başladı bina. Önce hemen televizyonu kapattım. Sonra televizyonun önünden uzaklaşıp yan tarafa, dolaplardan düşebilecek kitap vb. şeylerin bana zarar vermesini engelleyeceği bir noktada yere kapandım. Bitmek bilmiyordu. Bir ara şiddeti azalıyor gibi oluyor, artarak devam ediyordu. Dua ediyordum sadece, elden başka bir şey gelmiyordu. 40 saniye civarında sürdü sanıyorum, ama bana sorarsanız 40 saat gibiydi. Sarsıntı biter bitmez kalktım yerimden. Dışarı çıkmak için hazırlanırken babam aradı, neredesin evden hemen çık diye. O açık alanda bulunduğu halde çok yoğun hissettiğini söyledi. Zaten evde kalmama imkan yoktu. Montumu bile almadan çıkmışım öylece. Bir tek çantamı almayı akıl edebilmiştim. Hemen kızımın okuluna koştum. O arada babam annemi de aramış ve dışarı çıkmasını söylemiş, annem aradı ben koştururken. Anne evde durma dedim ona. Herkes sokaktaydı zaten. Kızımı da öğretmeni diğer arkadaşlarıyla birlikte okulun bahçesine çıkarmıştı. Aldım onu da, o ara eşim aramış, ona da okula gittiğimi haber vermiştim. Üçümüz annemle de yolda buluşup Büyükpark’a gittik. Kızımız orda oynadı biraz. Depremin büyüklüğünün 6.9 olduğunu ve Özkanlar tarafında yıkılan binalar olduğunu öğrendik. Deprem haberini alan yakınlarımız arıyor, iyi olup olmadığımızı soruyorlardı. Kimilerinin evinde bazı eşyaların sarsıntı sürerken devrildiğini, kırıldığını telefonda yakınlarına anlatırken duyuyor, evlerinin nerede olduğunu merak edip sohbete başlıyorduk.

Bizim evde sarsıntı esnasında bir kırılma, devrilme sesi duymamıştım. Ama duyabilecek durumda da değildim zaten. Tek hissedebildiğim sallanmış olduğumdu. Biraz kendimize gelip düşünmeye başlayınca geceyi evde geçiremeyeceğimize karar verdik. Babam bahçeye gelin dedi. O arada teyzem de arayıp bizim bahçeye gidelim dedi. Biz de parktan ayrılıp eve gidip mont, pijama vb. bir şeyleri hızlıca çantaya tıkıştırıp yola koyulduk. Önce bizim bahçeye gidip biraz vakit geçirip, yemek yiyip sonrasında da teyzemin bahçesine gittik. Geceyi orda geçirdik.

Mart ayından beri başımızdan gitmek bilmeyen pandemi belası nedeniyle sosyal-fiziki mesafe uyarısı yapıyordu uzmanlar ama deprem mesafe falan bırakmadı. Biz o geceyi 13 kişi aynı evde geçirmek durumunda kaldık.

İlk defa ülkemizde tsunami yaşandığı haberlerini okuduk, izledik. Ara sıra artçılar oluyor ama asıl artçı içimizde yaşanıyor. Psikolojik olarak günde kaç defa sallanıyoruz bilseniz…

Pandemi nedeniyle “evdekal” deniliyordu aylardır, deprem ise bizi sokaklara döktü, hem de mesafeye aldırmadan. Evleri hasar görenler, ya da korktuğu için evine giremeyenler yakınımızda bulunan parka kurulan çadırlarda kalıyorlar. Müthiş bir dayanışma sergileniyor. Bu arada ne acı ki ölümler oldu her depremde olduğu gibi. Evlatları, anneleri, babaları, eşleri ölen pek çok insan oldu. Küçücük bedeniyle enkaz altında soğuk, ıssız, yalnız geceler geçiren çocuklar… Boğazım düğümleniyor. Ne desek boş…

Depremle ilgili beni en çok korkutan şey enkaz altında kalmak. Orada öylece, çaresiz beklemek. Depremden sağ kurtulan bir genç kız yanında kardeşinin en son su istediğini ama artık ondan ses gelmediğini söyledi. Bu durumu Allah hiç kimseye yaşatmasın. Ne kadar acı. İnsan sağ kaldığına sevinsin mi, üzülsün mü… Depremle ilgili her türlü duygu çok karmaşık. Canın kurtulsa malının derdine düşüyorsun. Hayat devam ediyor bir taraftan da.  

Evimiz, canımız hasar almadığı için buruk bir mutluluk yaşıyoruz. Ancak evinin sağlam olması bir güvence değildir, depreme nerede yakalanacağın belli değil çünkü. Onun için her yerde güvende olabilmeli insan.

Bu arada kurtarma faaliyetlerinde görevli olan başta itfaiyeciler ve tüm gönüllü kuruluşlara şükranlarımızı sunmalıyız. Çünkü bu deprem afetine bir de Covid “afeti” eşlik ediyor ve onlar virüse aldırmadan omuz omuza gece gündüz demeden çalışıyor, enkaz altındaki insanlara da covidli mi değil mi, bana bulaşır mı diye düşünmeden, her anlamda canlarını feda ediyorlar. Allah hepsinden razı olsun.    

Evimizin yakınındaki parka kurulan çadır alanında depremzede çocuklara etkinlikler düzenleniyor. Hepsine minnettarız. Düşünen, emek veren, uygulayan herkese sonsuz teşekkürler. O park bizim her gün kızımla spor yapmak için gittiğimiz park olduğu için etkinliklere benim kızım da katılıyor, o da orada yeni arkadaşlarla kaynaşma fırsatı buluyor. Dedim ya deprem virüsü unutturdu! Çadırda kalan ailelerle sohbet ettiğimde, görevlilerin bir şeylerini eksik bırakmadıklarını belirtiyorlar. Gündüz orası şenlik alanı gibi. Ancak çadırda gece zor! Kış yaklaşıyor. İnşallah ev ortamına dönerler en kısa zamanda.

Bu arada bir şeyi söylemeden edemeyeceğim. Pandemide de, deprem olduğunda da en çok vurgu yapılan şey; açık yeşil alanlar. Bu alanları da benim meslektaşlarım, yani peyzaj mimarları yapıyor. Bildiğim bilmediğim kim varsa, bu parklarda emeği geçen tüm meslektaşlarıma selam olsun. Allah onlardan da razı olsun. O parklar olmasa çadırları nereye kuracağız, depremden kaçıp hangi boş alanlara sığınacağız. Parkların ve yeşil alanların ve onlarda emeği olanların normal zamanlarda önemi anlaşılmıyor pek ama dilerim benim güzide mesleğimin öneminin anlaşılmasına vesile olur bu acı günler.

30 Ekim 2020 saat:14:51 İzmir için farklı anlamlar taşıyor olacak bundan sonra. Allah bir daha yaşatmasın diyeceğim ama deprem kuşağında olan İzmir’imizi ve ülkemizin pek çok şehrini daha nice depremler bekliyor maalesef. Bu durumda söylenecek tek şey var. Allah müteahhitlere, yetkililere, ilgililere, tüm kurum ve kuruluşlara vicdan ihsan eylesin!